'Devlet bir adım atsın, biz iki adım atarız'
Söyleşi devam ettikçe son gelişmeleri nasıl değerlendirdikleri iyice ortaya çıkıyor. İyi sözlerden çok iyi niyetli, güven verici adımlar bekleniyor. Ve bu adımları görmeden de kendileriyle ilgili herhangi bir öneriye sıcak bakmayacaklar gibi gözüküyor. Dün gazetelerde hükümetin Mahmur'a heyet göndereceği haberleri vardı. Biz Kandil'e gitmeden de Mahmur'un boşaltımasından ve PKK'lilerin Mahmur'a gönderilmelerinden söz ediliyordu. Mahmur'a yerleşmeleri önerisine nasıl baktıklarını soruyoruz. Yine Kandil'e çekilme önerisine benzer bir yanıt veriyor. Ama bu kez espriyle söze başlıyor Murat Karayılan:
'Mahmur ta nerede... Bizim yerimiz her yerden daha iyidir.' Sonra devam ediyor: 'Biz Mahmur'a inmeyiz. Çözüm olursa pekala tartışılabilir. Güçler, çözümün getirdiği anlaşmaya göre, orada geliştirilecek protokole göre davranabilir. Ama başka bir biçimde olmaz. Yok Mahmur'a inecekler, yok Türkiye'ye dönecekler, yöneticiler de Avrupa'ya gidecekler. Bu senaryo birkaç yıldan beri hep gündemleştiriliyor. ABD'nin ilk bölgeye müdahale ettiğinde gündeme gelen bir senaryo. Biz zaten bu senaryoyu kabul etmediğimiz için 1 Haziran 2004'de yeni bir süreci başlattık. Ben şimdi karar versem de onu uygulayamam. Hiçbir yönetim gücü onu uygulayamaz.'
'Gerçekçi olmamız lazım'
Kendilerinin son derece sorumlu davrandığını bir kez daha vurguluyor ve eğer pozitif bir süreç gelişecekse bunun önünü açmak için ellerinden geleni yapacaklarını söylüyor. Bu söylediklerinin de doğru anlaşılması gerektiğini belirtiyor: 'Ben bunları niçin söylüyorum. Gerçekçi olmamız lazım. Çözümü gerçekten tartışacaksak bütün bu olguları göz önünde bulundurmak gerekiyor.'
Kendi durumlarıyla ilgili de gerçekçi olmayan bilgilerin ortada dolaştığını söylüyor. Çözüm konusundaki ısrarlarının değişik biçimlerde yorumlandığını, bu ısrarı zayıflamalarıyla açıklamanın gerçekçi olmadığını belirtiyor. 'Ortada bizi zorlayacak sıkıştıracak bir durum yok. Ama biz artık diyoruz ki, şiddeti devre dışı kılalım. Bu sorun toplumsal bir sorundur, diyalogla, çağdaş yöntemlerle çözülebilir. Şiddetin toplumsal sorunları çözmedeki rolü artık aşılmıştır. Sorun artık diyalogla, demokratik yöntemlerle çözülebilecek bir sorun durumdadır. Bu, bizim için bir stratejidir' diye söze başlıyor.
Sonra uzun uzun PKK'nin yeni bir paradigmaya ulaştığını, demokratik, ekolojik paradigmayı hayata geçirmeye çalıştıklarını anlatıyor.
'Devleti verseler de istemeyiz'
'Bizim neden ayrı bir devlet kurmak istemediğimiz anlaşılamıyor' diye sitem ediyor. 'Devleti şimdi bize verseler de istemeyiz. Çünkü biz devlet erkine karşıyız. Ama şu anlama gelmiyor: 'Biz devlet erkine karşıyız o zaman silahlı mücadele yürüteceğiz'. Biz diyoruz ki 5 bin yıldan beri vardır bu devlet sistemi. Bu devlet sistemi olduğu müddetçe insanlar arası ayrımcılık olur, üst sınıf alt sınıf olur. Dolayısıyla gerçek bir demokrasi olmaz, eşitlik olmaz, özgürlük olmaz. Devlet yerine biz daha eşitlikçi bir sistem öneriyoruz. Kadın devrimine dayanmış, ekolojik devrimi geliştirmiş, demokratik devrimi yapmış yeni bir sistem, yeni bir toplum diyoruz, demokratik toplum.'
Ve yeniden vurguluyor: 'Biz eylemsizlik sürecini geliştirdik. Bunu bir ciddiyetle halen uygulamaya çalışıyoruz. Hem siyasal alana dönük, Kürt siyasetçilerinin hedeflenmesi, tutuklanması biçimindeki operasyonlara, hem de kırsal alana gelip geliştirilen çeşitli düzeydeki operasyonlara rağmen, biz büyük bir itinayla, ısrarla bu çatışmasızlık sürecinin yaşam bulması için çok yoğun çabalar geliştiriyoruz. Hiçbir biçimde silahların devrede olmayacağı yeni bir sürecin geliştirilmesini de büyük bir samimiyetle istiyoruz.'
'Demokrasinin gelişmesini kamçılayacak'
Ayrılıp ayrı bir devlet kurmak yerine halkların eşit ve özgür birliği temelinde demokratik bir sistemde bir arada yaşamalarını daha gerçekçi gördüklerini söylüyor. Avrupa Birliği'ni örnek veriyor. Daha yarım asır önce birbirine çok düşman, hatta birbirinden milyonlarca insan öldürmüş Fransız, Alman, İngiliz uluslarının araslarındaki sınırları kaldırdıklarını, ortak anayasa hazırladıklarını belirterek, 'Biz Ortadoğu'da neden geliştirmeyelim' diye soruyor.
Kürt sorununun barışçıl demokratik yöntemlerle çözülmesinin Ortadoğu'da demokrasinin gelişmesini kamçılayacak hatta bu konuda bir hamlesel çıkışa yol açabilecek zemini yaratabilecek bir gelişme olduğunu vurguluyor. Tersi durumun ise bölgede anti demokratik baskıcı sistemlerin pekişmesini beraberinde getireceğini ifade ediyor.
Bir kez daha geliştirdikleri çizginin taktik değil, stratejik bir yaklaşım olduğuna dikkat çekerek, 'Biz bu nedenle Türkiye'nin sınırları içinde Kürt sorunuyla ilgili üniter devlet yapısını zorlamayan ama çözümü de öngören bir yaklaşımı geliştirmek istiyoruz. 'Şimdi bu süreci böyle geçirelim' mantığıyla hareket etmiyoruz. Biz kalıcı çözümden bahsediyoruz' diyor.
'Biz'in içinde biz de varız'

Ortadoğu halklarının kendisini yönetmesinin, kendi iradesine dayanarak kendisini geliştirebilmesinin bütün dış müdahalelere karşı da alınmış bir tedbir olacağını belirterek, sorunu dışa dayandırarak değil, kendi özgücümüzle kendi kendimize çözmemizin esas olduğunu söylüyor. Hükümetin de bu konuda benzer sözler söylediğini anlatıyoruz.
'Evet, son dönemde hükümet yetkililerinde de bu yönde sözler var. Fakat mesela en açımlayıcı gibi gözüken Dışişleri Bakanı 'Kendi özgücümüze dayanarak çözelim' diyor, fakat bunu derken bizi dışında tutuyor. Aynı bakan ABD'yle görüşüyor, Irak'la görüşüyor, Avrupa'yla görüşüyor, Kürt sorununu Kürtlerle tartışmak yerine dış güçlerle tartışıyor. Kendi özgücü içinde de Kürtleri saymıyor, Kürtlerin temsilcisini koymuyor. Gerçekten dış güçlerden kolaylaştırıcı yaklaşıma sahip olan varsa bundan yararlanılır. Ama sorunu kendi gücümüzle iç dinamiklere dayalı olarak çözmemiz lazım' diyor.
'Doğal şeye dayanıyoruz''Çözümün tek bir yolu var: Samimiyet' diyor ve ekliyor: 'Biz bu konuda samimiyiz, ciddiyiz. Karşılıklı birbirine saygı gösterme, geçmiş hatalardan sıyrılma, bu hatalara ilişkin suçları karşılıklı bağışlamayı bilme, bu yeteneği, bu gücü gösterme, bu iradeyi ortaya koyma temelinde biz kendi sorunumuzu kendimiz çözeriz. Bizim beklentimiz budur. Biz bu konuda ciddiyiz, samimiyiz. Tek yolu var, samimiyet temelinde çözüme gitmektir. Önyargıların aşılması, güvenin gelişmesi ve gerçekten ortak bir geleceğin yaratılmasına dönük çabaların gündemleşmesi gerekiyor.'
Ortak bir geleceğin garantisinin kendilerinin olduğunu söylüyor: 'Herkes etle tırnak gibiyiz diyor ama halkları birbirine karşı çok kışkırttılar. Eğer halklar arasında çatışma çıkmıyorsa bunda bizim ideolojik yaklaşımımızın çok payı var. Biz hiç bir zaman halkımıza 'Türkler şöyle, Türkler böyle' diyerek düşmanlık tohumları ekmedik. Biz sistemi eleştirdik.' 'Karşılıklı tahribatlar'ın olduğunu belirtiyor ve bunun için daha önce önerdikleri Hakikatleri Araştırma ve Uzlaşma Komisyonu'nu bir kez daha gündeme getiriyor.
'Biz herkesten önce hazırız'Çok uzun bir söyleşiyi noktalama zamanı. Yemek vakti geldi çoktan. Izgara kokuları etrafı sarmış. Çok güzel hazırlanmış bir sofraya oturmadan son sözünü soruyoruz. Son sözüne dağlarla başlıyor. Oturduğumuz yerden dağları göremiyoruz ama söyleşi öncesi biraz dolaşıp görme şansımız oldu. Sıra sıra dağlar, tepeler... Kilometrelerce alan. 'İşte' diyor Karayılan, 'Biz doğal bir şeye dayanıyoruz, Kürdistan coğrafyasına ve Kürdistan halkına.' Kendilerinin sürekli değişen, dönüşen, ideolojik, örgütsel ve taktiksel planda yenileyen bir hareket olduğunu söylerek, 'Bizim savunma işlerimiz yaptığımız işlerin yüzde 5'idir ancak' diyor.
Ve son sözünü söylüyor: 'Öcalan'ın açıklayacağı yol haritasına yaklaşım samimiyet ölçüsüdür. Devlet bir adım atsın bizden iki adım istensin diyoruz. Eğer gerçekten samimiyetle çözüm isteniyorsa biz buna herkesten önce varız.'
BİTTİ---------------------------------
Kandil'de şımarık tavuklarKandil'de yöneticiler dışında da röportaj yapma önerimiz kabul ediliyor. İlk gittiğimiz 'nokta'da üçü kadın ikisi erkek toplam beş kişi yaşıyor. Yaşadıkları yere 'nokta', çadırlarına 'manga' diyorlar. Erkeklerin ve kadınların çadırları da ayrı, tuvaletleri de, banyoları da. Mutfak suya yakın bir yere yapılmış. Tabii banyo dediğim etrafı bezlerle çevrili üstü açık bir alan. İçinde ateş yakılıyor, hortumla getirilen su kazanda ısıtılıyor. Burası 'Şehit Aile Kurumu'ymuş. Yitirdikleri arkadaşlarının kayıtlarını çıkarmaya çalışıyorlar. Pek çok arşivleri yok olmuş. 5 ile 10 bin kişi arasında kaydı olmayan kayıp arkadaşlarının olduğunu söylüyorlar. Erkeklerin çadırı aynı zamanda çalışma alanı. İki bilgisayar ve dosyalar var.
Çadırdan 'kurum' dendiğinde farkında olmadan gülümsemiştim ama burada tam bir kurum gibi çalışılıyor.
Amed, Kandil'de bizi dolaştıranlar dışında tanıdığım ilk kişi. Bu kurumda yer alıyor. Manganın karşısında yere serilmiş bir halının üzerinde oturuyoruz. Battaniyeleri arkamızdaki tahtalara örterek yastık niyetine kullanıyoruz.
Oturur oturmaz etrafta dolaşan tavuklar yanımıza, daha doğrusu Amed'in yanına geliyorlar. Fazla gürültü yapıyorlar. Amed, 'kusura bakmayın heval, ben bizim tavukları biraz şımarttım da, onun için böyle yapıyorlar' diyor.
Amed haklı galiba, bu tavuklar gerçekten şımarık!
Devrim arabalarıSöz tavuklardan açılıyor, ayılara geliyor. Amed bize bir anne ayının ağaçların arasına sıkışan yavrusunu kurtarmak için kendilerinden nasıl yardım istediğini anlatıyor. Sonra siper kazan ve onlarla birlikte sıraya girerek yürüyen domuz yavrusunu anlatıyor. Sonra da Hüsnü'yü. Hüsnü bir karga yavrusuyken sığınmış, sonra da hiç ayrılmamış. Onların düzenine alışmış. Eğitimlerde o da sıraya geçip kitap okuyanı dinliyormuş sessizce. Eğitim bitince sessizliği ilk bozan da Hüsnü oluyormuş. Çay molalarında o da mutlaka su içermiş... Sonra yük taşıyan katırların özelliklerini anlatıyor, 'Devrim arabaları' diyor katırlar için.
Dağa nasıl çıktığını soruyorum. 'Çok zor oldu' diyor. Üç ağbisi dağda ölmüş. Onun için onun gelmesini istememişler. İki sene diretmiş, sonunda Avrupa'daki ağbisini ikna etmiş. O aracı olmuş. 'Torpille geldim' diyor. Televizyon haberlerini kaçırmıyorlarmış. Şimdilik gelişmelerden pek umutlu olmadığını söylüyor. 'Nokta'daki kadınlardan biri de süreci 'Karışık, samimiyetsiz ve muğlak' diye özetliyor.
Torunu hiç görmemişİkinci durağımız tamamı kadınlardan oluşan bir 'nokta'. Kadınların çoğu bizim oturduğumuz masanın etrafındaki banklarda oturuyor ama asıl olarak kampın sorumlusu olduğunu anladığımız kişiyle sohbet ediyoruz. Bingöllü Sülbüz
17 yıldır dağdaymış. 'Uluslararası anlaşma imzaladık, 5 yıldır kara mayını kullanmıyoruz' diyor. Operasyon öncesi döşenen mayınları da sonradan çıkarttıklarını söylüyor.
'Kimseye boynumuzu uzatmayız ama üzerimize gelmeyene de saldırmayız' diyor. Son zamanlarda baraj yapılacağı söylentileri çok canını sıkıyormuş. Tampon bölge yaratmaya çalışıldığını, kendilerinin nasıl olsa geçiş bulabileceğini ama araziyi bozdukları, yerleşim yerlerini, Zagros'u su altında bıraktıkları için üzüldüğünü belirtiyor.
Bütün 'çözüm mü, tasfiye planı mı, açılım mı, makyaj mı' tartışmalarından sonra kendi tutumlarını özetliyor: 'Süreç neyi gerektiriyorsa gerilla yerine getirir.'
Biz konuşurken bir grup kadın daha geliyor. 'Fırıncılar' diyorlar. Ekmek yapmışlar, fırından geliyorlarmış. Fırın kampın dışında. İçlerinden bir kadını gösterip 'O şimdi anneanne, beş yaşında torunu var' diyorlar. Anneanne küçük kızını ailesine bırakıp eşiyle birlikte dağa çıkmış. Eşi yaşamını yitirmiş. Torunu hiç görmemiş, ara sıra kızından ve torunundan haber alınca çok seviniyormuş.
İyimserler, kötümserlerÜçüncü durağımız yine kadınlardan oluşan bir grubun yanı. Onlar gezici ekipmiş. Çok sayıda genç kadın var. Bir kısımının elinde fotoğraf makineleri var. Birlikte resim çektirmek istiyorlar. Çektiriyoruz. Ortak görüş: 'Oluşan hava olumlu ama henüz çözüme yakınlaşılıyor denecek bir gelişme yok.'
Dördüncü 'nokta'da ise erkekler var. Yine malum konu. 'Ne olur' diyoruz. Onlar da tartışıyorlarmış. İçlerinden biri, Haydar espriyle yanıtlıyor: 'İyimserler ve kötümserler olarak iki eğilim var. Ben iyimser kanattayım' diyor. 'Artık çözülmek zorunda. Yol bitti.' Diğerleri ise henüz iyimser bir yorum yapmaktan yana değiller. 'Daha ortada tek bir somut adım yok' diyorlar.
'Dört inek alacağım'Bir de Apê Hasan'la tanışıyoruz. Kandil'in en yaşlısı. 70 yaşını aşmış. Burada kendine küçük bir ev yapmış. İki odalı. Önünde bahçesi var. Meyvalar, sebzeler, otlar ekmiş. En çok çilekleriyle öğünüyor. '2010'da çözülecek demiştim, haklı çıktım. 2010'da çözülecek' diyor. Onun da iki oğlu dağda yaşamını yitirmiş. Evinin duvarlarında oğullarının yanı sıra başkalarının da fotoğrafları var. Çözümden sonra da buradaki evinde kalacağını söylüyor. Dört tane inek alacakmış. Daha önce bir ineği varmış, adı Berfin'miş. Bombalamalardan sonra satmak zorunda kalmış. 'Gençler giderler, onların çözümden sonra da görevleri olur, ama ben burada kalacağım' diyor.
Filiz Koçali - Ramazan Pekgöz Günlük Gazetesinden alınmıştır